YANLIZ OLMAK MI İSTEMEK Mİ YANLIZLIĞI...?

YANLIZ OLMAK MI İSTEMEK Mİ YANLIZLIĞI...?
I have got GOD. I am not ALONE...

17 Tem 2017


     style="display:block; text-align:center;"
     data-ad-format="fluid"
     data-ad-layout="in-article"
     data-ad-client="ca-pub-8701347343014466"
     data-ad-slot="6861462036">

26 May 2012

BEYZADEMİZ

       14.03.2012 tarihinde,10.33 de hayatımıza sesiyle yeni bir melodi , bakışlarıyla yeni bir görüş , bedeniyle yeni bir sevgi, var oluşuyla yeni bir yaşam felsefesi kazandıran oğlum Gökde Kağan için...Koku-ses-dokunuş bir insanı tanımak için yeterliymiş...Anne-evlat ilişkisi bu üç şeye bağlıymış.Yaradana çok şükür ki sağlıklı doğan  beyzademiz 3 eylemle hem beni hem de babasını tanıyor...Umarım Allah'a yakışan bir kul,vatana yakışan bir insan bize yakışan bir evlat olursun oğlum...Genetik karakterini değiştiremem belki ama çevresel karakterin için elimden geleni yapacağım...Yeter ki sen büyüdüğünde bu satırları okuduğunda yüzünde küçük bir tebessüm olsun...Annen-baban olarak seni net karşılıksız çok seviyoruz...


                                                                                                                               Annen

6 Mar 2012

Ölümü Koklamak...

        "Buruşuk bir  ten içinde ağız yaralı, eller yaralı. En çok da karşısındakileri gören gözler yaralı. Yemeksiz karnın içe çökmüş, sözde toto denilen yerde iki kemik üstünde dik durmaya çalışıyor bedenin. Ne olacağını bile bile hala hayıflanıyorsun hayata. Az kaldı işte sabret. Çok değil bi kaç gün içinde ağlayan bu bakışlar eşliğinde çok gururlu bir hayat yaşamışcasına omuzlar üstünde koklayacaksın ölümü.Anlamayacaksın bile... Başın , belkide en istemediğin birisinin omzuna düşecek.Ha gayret deyip bir nefes daha atacaksın hayatına. Gideceksin... Arkanda kirli bir yatak ve eski eşyalarını bırakarak istemeye istemeye gideceksin.  Çığırtkan bi kaç insan ile anılacaksın bir süre. Neden diye sormayacak kimse.Zamanının  geldiğini bilerek derin uykunda tek başına kalacaksın. Huzur bulur musun bilmem ama çok şey kaçırdın  yaşama dair, pişman olacaksın."
             Dedim benim adama olur ya ölmem gerekir ya da ölüm zamanım bellidir daha bir yakın olursam sona (!) doğru beni  sakın ama sakın hastane köşelerine, yatak uçlarına, dört duvar arasına hapsetme. Al, şöyle bir gezdir beni. En sevdiklerimi yapalım. En güzel yemekleri yiyelim. Kimsenin haberi olmasın öleceğimden. Bir mangal partisi yapalım. 101 atalım. Sessizce sevişelim. Bebekleri koklayalım. Alacağım nefes son bulmayacakmış gibi ordan oraya sürüklenelim.  Son bakışlarım pişmanlık değil memnuniyet dolu olsun. "İyi ki yaşadım" diyerek veda etmeliyim hayata. Ben ölümü koklayıp bekleyeceğime ölüm beni koklaya koklaya bulsun isterim. Çünkü teslim edilmiş bir hayatın ölmüşlükten farkı yoktur. Teslimiyet bana göre olsaydı daha doğduğum gün ölürdüm...




2011 / Ankara-Aytekin'in babaannesine (nur içinde yatsın)...

29 Şub 2012

YAŞ İLERLEDİKÇE...

            Kemal'e ermek, erişmek, erişkin olmak, olgunlaşmak gibi terimlerden hep nefret etmişimdir.Hele de Kemal'e ermekten. Mustafa Kemal'in Kemal'inden geldiğini varsaydığım bu deyim bana göre anlamsız. Çünkü kimse Mustafa Kemal'in seviyesine erişemez  ya da gelemez ki. Kim kendini şart koştuysa onunla sırf doyumsuz egosundan dolayı uydurmuş bence.
              Her neyse.Sonuç olarak erişkin olmak bana göre değil. Neye erişmiş oluyorum? Belli bir yaşa mı? Bir yere mi? Bir konuma mı? Nirvanaya mı? Nedir erişkinlik?  Kişiye ve zamana göre değişen bu terim için neden yıllarımızı  harcıyoruz ki?
               Şu an çevremdeki hiç kimse, Kurtuluş savaşı zamanında savaşacak gücü kendinde gören 10 yaşındaki Memet , yaralılara ekmek ve su taşıyan Fatma gibi, 40'lı yıllarda ülke kalkınması için köy köy gezen 18 yaşındaki öğretmenim Ayşegül, maaş ve makam sorgulaması yapmadan insan muamelesi yapan yöneticim gibi, 50'li yıllarda kıtlıkla mücadele eden 3-4 çocuğunun açlık savaşını veren 40'lık Hacer Teyzem, iş-güç-para için ülkesini arkasında bırakan gurbetçim gibi, 60'lı ve 70'li yıllarda bir düşünce uğruna can verebilen Deniz'im ve diğerleri gibi, 80'li yıllarda okumadan adam olunmayacağını anlayan Ali Can'ım gibi, 90'lı yıllarda Avrupa sevdasına gözü açılıp sosyalleşmeye başlayan sevgili halkım gibi erişkin olamaz. Hele de 2000'li yıllardan günümüze değin gelenler "er" kelimesinin yanına bile yaklaşamaz. 
                İnternet denen ne edüğü belirsiz şey yüzünden bir çok kavram değişti. Hayatımızın anlamı bile farklı yönlere çekildi. Evlilik kolay ve ucuz, ilişkiler saçma ve yağan, bilgiye ulaşmak rahat ve boş, iş performansı düşük ve geçiştirme, yüz yüze iletişim gereksiz ve sade haller aldı. Yaşama şeklimiz, hayat standartlarımız , kriterlerimiz, prensiplerimiz ve bizler değiştik her geçen gün. Ve sürekli olarak da değişmeye devam edeceğiz. 
                     Her ne kadar karamsar olmak istemesem de yaş ilerledikçe daha da bir kötümser hale geliyorum. Gördüklerim ile göreceklerim arasında çok fark olacağını  düşündüğüm için kendimi her türlü hazin sona hazırlıyorum. 
                      Erişkin olur muyum ya da erer miyim bilmem ama kendimde dahil potansiyel gördüğüm herkesin "erlenmesi"  için çaba vereceğim nefes aldığım sürece. "Savaşacaksan eğer elle tutulur bir sebebin olsun ki yaşamak daha bir anlamlı olsun. Yoksa seviş gitsin. En azından egon ya da egolar için değil bedenin için güç harcamış olursun". 

(2011.08.21/Yenişehir-Bursa)

1 Şub 2009

İstanbul! Senden Korkmuyoruz...

"İstanbul benden büyük onla başa çıkamam" diyor televizyonda şarkı söylemeye çalışan kadın.
Haltetmiş o!
Ne bu teslimiyet, ne bu fedakarlık?
Kolay mı bu kadar vazgeçmek, her şeyden elini ayağını çekmek?
Bir şehire yenilmek bir ömre yenilmektir.
Bir şehirden korkmak sevgiden vazgeçmektir.
Valla hiç bekleme İstanbul,
Ne senden korkmaya niyetim var
Ne de senden vazgeçmeye...
Sen sularını köpürte dur,
İşlerimi halledeyim,
Gelirim bir ara seni dövmeye..."
İşte bu satırlar döküldü gecenin bir yarısı penceremden varoş varoş bakarken. Sol yanımda yalı, sağ yanımda gecekondu kokan bir semtte yaşıyorum İstanbul'da. Tarih kokan, boğaz kokan, samimiyet kokan, güzellik kokan ve bütün bu kokuların karışıp da genzimi yakan bir acımsılığıyla yaşıyorum. Emirgan' da! Tarihi çınar ağacı, camisi, yalıları, korusu, köşkleri ve insanları ile İstanbul'dan ayırdığım bir semt burası. Ne olursa olsun insanlar üzerindeki o boğaz havası ile ayrı bir huzur veren bir mekan. Yapacak hiçbir şey bulamazsan "Hadi kalk dışarı çıkalım" diyebileceğin, güvenle yürüyebileceğin ve yürürken de sadece İstanbul'u seyredebileceğin bir yer burası. İşim gereği taşındığımdan beri bazı koşullar dışında hiç pişman olmadım burada yaşadığım için. Hatta "Olur da sayısal lotodan para çıkarsa hayalleriminin" içine burdan bir ev almak da eklendi artık. Bir deniz hastası olan ben Karadeniz'de büyüyüp, Ege'de okuduktan sonra nasıl yaparım diye düşünürken kendimi İstanbul'un en güzel yerlerinden birinde buluverdim. İstanbul olmayan bir İstanbul semtinde...
2010 Kültür başkenti,12 milyon nüfuslu, her demden insan barındıran, yaşatan gene de yaranamayan, her köşesi ayrı bir hikaye barındıran, masallar diyarı, şarkıların vazgeçilmezi, fakirlerin hayallerini, zenginlerin zevklerini yaşatan, yaşlandıkça daha bir güzelleşen, tarihin kanlarını saklayan, kendini bilmez, entelektüel eda ile Türkiye'ye meydan okuyan, ukala ve küstahça "Sıkıysa gel bir de bende yaşa da görelim" deyip de her türlü suça teşvik eden sinsi İstanbul. Zehirli güzelliği ile erkeklerin başını döndüren bir kız gibi ne yaptığından emin adım adım avını kollayan, babasına ya da annesine kızmış evini terk eden bir ergen gibi heyecanlı, düşüncesiz ve bencil İstanbul. Her metre karende zevkle yürüyorum. Her adımda, her şarkı da her satır da seni daha bir sahipleniyorum. Her ne kadar eşime "Seneye burda yaşamayalım" desem de biliyorum ki bir tarafımı burada bırakıp gideceğim. Gerçi senin için çok önemli değil. Nasıl olsa içinde 12 milyonun bir yanı var. Sen hepsini bir yere sıkıştırır, çöp konteynırında bastırır, ücra bir köşeye fırlatarak martılarına verirsin yem diye ve gene başlarsın yanlar almaya. Doymak bilmez fast food gençliği gibi aldıkça almak, oturduğun yerden tüketmek istersin sadece.
Emirgan'da bir nargile içip, biraz yürüyüp eve çıkacaktık. Çilek tadı alamadığımız çilekli nargile sonrası midem biraz rahatlasın diye eve başka yoldan yürümeye karar verdik. Boğaz kenarında yürüdükçe (biraz da kustuktan sonra) kendime gelmeye başladım. Hava güzel. Eşim yanımda. Boğaz önümde. Karnımız tok. Sırtımız pek. Eee daha ne isterim ben. Başladık yürümeye. Yürü, yürü, yürü... Boyacıköy, Baltalimanı, Rumeli Hisarı, Bebek, Kuruçeşme, Arnavutköy derken benim ayaklarda derman kalmadı. Gerçi bir ara Arnavutköy'e gelmeden yol kenarındaki bir köftecide mola verdik ve yediğim en nefis sucuklu köfteyi ardından da yukarda ki Dayı'da taze sıcacık çayımızı içtik ama bedenim sinyaller vermeye başlamıştı. İçimden "Acaba Ortaköy'e kadar yürüyebilir miyiz?" diye düşünürken boğaz kenarında araba içinde sevişen çiftleri gördüğümde vazgeçtim. Sevdiğim bir reklam takıldı aklıma. "Araba 20 bin TL, tavşan kanı çay 1,5 TL, park ücreti 2 saatlik 4 TL, boğaz kenarında sevişmek ise paha biçilmez... Visa card! :)" diye dalga geçerken içten içe oradakilerle eminim ki ben onlardan daha mutluydum. Annem olsa kesin "Yazık koskaca İstanbul'da sevişecek bir evleri bile yok, yol kenarlarında her kesin gözü önünde olmaz böyle şeyler, ayıp " deyip eminim arabaları ordan kovardı ve ben bir türlü anlatamazdım "Anne burası İstanbul, karışma, normal bu tür şeyler" diye. Normal bu tür şeyler! Hey gidi İstanbul, bak gördün mü ANORMALİ BİLE NORMAL YAPTIRDIN BİZE... Dönüşü İETT'nin artık alıştığım, ilk zamanlar sürekli sövdüğüm ve "Yazık! Vergilerimizin akıbeti bir fren ile gaz pedalı arasında" diye sürekli söylendiğim rallici otobüs şoförlerinden biri ile yaptık. Gene cam kenarında, çamurlu ve buğulu camından sanki 4 saattir kenarında yürümüyormuşum gibi boğazı seyrederek. Sol yanda yalı sağ yanda gecekondu olan evimize gelmeden bir de çiğ köfte almışız yaa... Demeyin artık keyfimize...
İstanbul, sen cinayetlerine, kapkaçlarına, kavgalarına, aşklarına, sevişmelerine, küskünlüklerine, barışmalarına, şarkılarına, masallarına, tüm sırlarlarınla devam ede dur. Benim çiğ köfteyi hazmetmem lazım...
GECEN HER GUN DAHA Bİ ÖZLÜYOR BU ŞEHİR SENİ...SEN GİTTİĞİNDEN BERİ HAYAT DURDU SANKİ. MAKBULE TEYZE MANTI YAPMIYOR MUTFAK CAMINI AÇIP GERİNE GERİNE. FİKRET ABİ GEÇ SAATLERDE GELİYOR SEN YOKSUN DİYE EVİNE. DAHA Bİ BULUTLU GÖKYÜZÜ. DAHA Bİ CİNAYETLİ SOKAKLAR. HUZUR VEREN DENİZ KAN KUSUYOR. KOCA Bİ ŞEHİR SENİ ÇOK ÖZLÜYOR...

KEDİLER KASABIN YOLUNU BULDU GENE SEN YOKSUN DİYE. KÖPEKLERLE DE İNSANCIKLAR ANLAŞAMIYOR ZATEN. BİRBİRLERİNE DİDİŞİP DURUYORLAR HIRLAYA GÜRLEYE. PARKTA SALINCAKLAR KOPTU. ÇOCUKLAR HERGÜN AĞLADI AMA KİMSE DUYMADI. ÇEŞMENİN MUSLUĞU AKMAZ OLDU. SEN GİTTİN DİYE TÜM SULAR DURULDU.

ÇEKİRDEKTEN GEÇİLMİYOR KAPI ÖNLERİ. BİTTİ ARTIK AKŞAM SOHBETLERİ. NE NECATİ AMCA ÇALAR OLDU UD NE DE KALDI GÖNÜLDE SEVGİYE YOKSUNLUK. KUŞLAR ARTIK GİTTİĞİN VAKİT ÖTÜYOR. BU ŞEHİR SENİ ÇOK ÖZLÜYOR...

GECE DAHA BİR SİYAH, YILDIZLAR DAHA BİR SÖNÜK YOKLUĞUNDAN.GÜNDÜZLERİ DESEN ANLAŞILMIYOR KARGAŞADAN.HERKES Bİ YOL TUTTURMUŞ GİDİYOR. CAM EKANLARDAN HAYAT DEVAM EDİYOR. VİTRİNLERDEKİ MANKEN GİBİ DONUK BAKIŞLAR. BAKIŞLARIN OLMADAN BU ŞEHİR ÇOK ÜŞÜYOR...

ANNELERİN,SEVGİLİLERİN,DOSTLARIN,ÇOCUKLARIN ELLERİ KİMSESİZ. KULAKLARDA HOŞ NAĞMELER YOK HER YER SESSİZ. YARALI Bİ KARTAL GİBİ BEDENLER HIRÇIN. GÜVERCİNLER DAMLARDA YEMSİZ. ÇİÇEKLERİ DESEN HİÇ SORMA KÖKTEN ÖLÜYORLAR...ŞEHRİN TÜM SIRLARI SENİ ÖRTÜYORLAR...

DENİZ KÖPÜK KÖPÜK SENİ İSTİYOR. YOLLARIN TÜM YÖNLERİ SANA ÇIKIYOR. SÖZLÜK AYRILIK KELİMESİNİ KABUL ETMİYOR. TATLI OLAN HER ŞEY YAVAŞ YAVAŞ ACIYA DÖNÜYOR. GİTTİĞİNDEN BERİ SEVDİĞİM KOCA Bİ ŞEHİR SENİ ÇOK ÖZLÜYOR...